Sosyal Sorumluluk

ACI, Bağımsız Bireyler Yetiştiriyor

Yaşar Holding YönetimKurulu Başkanlığındanayrıldıktan sonra siviltoplum kuruluşlarındakiçalışmalarına ağırlıkveren Feyhan Yaşar,sosyal sorumlulukbilincini ACI’dakazandığını, ACI’nınkararlı, bağımsız ve neistediğini bilen bireyleryetiştirdiğini söylüyor.

Yaşar ailesinde İzmir Amerikanlı olmak, köklü bir gelenek. Feyhan Yaşar’ın annesi Zuhal Krom 1948 ACI mezunu. Teyzeleri, Kuzenleri, kız kardeşi İdil Yiğitbaşı (ACI ‘82), oğlu Koral Kalpaklıoğlu (ACI ‘04), kızı Bilge Kalpaklıoğlu (ACI ‘06) da bu geleneği sürdüren isimler. Yaşar Holding’te uzun yıllar çeşitli görevler üstlenen, son olarak yönetim kurulu başkanlığını yürüten Feyhan Yaşar bir yıl önce holdingteki görevlerinden ayrıldı. “Şu anda toplayıcılık dönemindeyim” diyen SEV Mütevellisi Feyhan Yaşar, bir yandan sivil toplum kurumlarındaki gönüllü çalışmalarını yürütüyor diğer yandan da ilgi duyduğu konuları araştırıyor. Yoğun iş temposundan dolayı ertelediği pek çok konu şimdi gündeminde ilk sırada yer alıyor. Feyhan Yaşar’la İzmir Amerikan’dan kadın istihdamına, tarım politikalarından çevre sorunlarına kadar pek çok konuyu konuştuk.

İş dünyasının erkek egemen yapısı ve alışkanlıkları içinde kadın olarak ne tür zorluklar yaşadınız? Bunları nasıl aştınız? Kadın bakışının işinize kattığı değerler nelerdir?
Çalışmaya Yaşar Holding’e bağlı DYO’da Endüstriyel İlişkiler bölümünde başladım ve patronun kızı gibi olmamaya özen gösterdim. İşe geç kalmaz, herkesle birlikte yemeğimi yemekhanede yerdim. Herkes beni ‘Feyhan’ olarak tanısın ve kabul etsin diye gayret ettim. Boş kaldıkça insan kaynakları, endüstriyel ilişkiler, iş kanunu gibi ilerde bana yarayacağını düşündüğüm konularla ilgili kaynakları tarardım. Ayrıca sahada olmanın avantajını kullandım, kim nasıl işe alınıyor, terfi ettiriliyor diye bol bol gözlem yaptım. Doğal olarak tespit ettiğim aksaklıklar vardı ama bunları hemen söylemez, biriktirirdim. Çalışma arkadaşlarımın güvenini hiçbir zaman suistimal etmedim. Daha sonra yurtdışında insan kaynakları üzerine altı ay eğitim aldım. Ardından da Yaşar Holding’te eğitim birimini kurdum. Bir iki yıl sonra da turizm alanındaki işlerimizin koordinasyonunu üstlendim ve holdingin icraatlarıyla ilgilenmeye başladım.

Yaşar Holding’te kadınların istihdamı konusunda sizinle başlayan bir açılım oldu mu?
Yaşar Holding, o tarihte bile çok erkek egemen bir şirket değildi. Bizde kadın işçi hep vardı, yönetim kademesinde de kadın mühendisler olurdu. Mesela DYO laboratuvarlarında çoğunlukla kadın mühendisler çalışırdı. Danimarkalı ortağımızın pek çok konuda olduğu gibi kadın istihdamı konusunda da holdinge önemli bir vizyon kazandırdığını düşünüyorum. Benden önce başlayan bu sürecin meyvelerini sonrasında toplamaya başladık, dolayısıyla ben çok efor sarf etmedim. Feyhan Yaşar, kâr amacı gütmeyen, toplumsal alanlarda faaliyet gösteren birçok vakıf ve derneğin yönetim kurulunda görev alıyor. Yaşar, American- Turkish Council’de Yönetim Kurulu Üyesi, Setbir’de Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı, Kiplas’ta Danışma Konseyi Üyesi, TÜSİAD, DEİK ve TYD’de üye, Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı, Sağlık Eğitim Vakfı, Boğaziçi Üniversitesi Vakfı Mütevellisi Heyet Üyesi, BRM Derneği Mezunlar Konseyi Üyesi, Kurumsal Yönetim Derneği Üyesi ve İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi. Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı.

Kadınların gelişimi ve istihdamı konusunda uluslararası çalışmalar da yürütüyorsunuz. Biraz da bu konuya değinebilir misiniz? Bu konuya ilişkin dünyada ne tür tartışmalar yapılıyor ve ne tür çözümler üretiliyor?
En son Fas’ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu toplantısında çalışmak istediği halde iş bulamayan kadınların durumu gündemdeki konulardan biriydi. Kadınları girişimciliğe özendirmek gerek. Mikro kredilerle onları üretken kılabilirsek kadın daha iyi anne, eş ve birey olacaktır. Sadece annelerin değil, babaların, liderlerin, ülke politikalarına yön verenlerin de bu konuda eğitilmesi gerek. Kadının potansiyelini görürlerse onun istihdamına yönelik politikalar geliştirebilirler. Mesela işe alım sırasında seyahat engeli olmayan, şehir değiştirebilen gibi kıstaslar aranıyor ki kadının bunları kabul etmesi zor. Etmediği için de kariyerinde yükselemiyor. Oysa kadının anne olması işteki başarısını engellememeli. Bu sadece bizim sorunumuz değil, gelişmiş ülkelerde de farklı boyutlarda yaşanıyor. Katıldığım toplantıların birinde Harvard’dan mezun bir kadın anlattı. Aynı dönemde 15 kadın mezun olmuşlar, her biri çok başarılı öğrencilermiş. Bir süre çalışmışlar ama sonra aile, çocuk ve eşlerinin işi dolayısıyla hepsi iş hayatından çekilmiş, bir tek o kadın çalışmaya devam etmiş. Ailede birisi kariyer yaparken diğerinin kendi kariyerinden vazgeçerek fedakarlık yapması gerekiyor, dünyada genel anlayış böyle.

Kadınların ekonomik hayata daha çok katılabilmesi için neler yapılmalı?
Mikro Kredi bence çok önemli. Mikro kredi sayesinde kadın kendi işini kurduğunda evini bırakmadan üretime katılmış oluyor. Reçel yapıyor, halı dokuyor, dikiş dikiyor. Benzer alanda çalışan kadınlar birleşerek işlerini büyütüyor ve internetten satış yapıyor. Sonuçta önümüzdeki dönemde yeterince istihdam açılmayacağı gibi bir gerçekle karşı karşıyayız. Dolayısıyla insanların kendi kendine üretken hale gelmesi çok önemli. Bu yüzden okullarda nasıl girişimci olunacağına dair dersler verilebilir. Çünkü herkes okulu bitirince iş arıyor. Kamunun istihdam politikasında erkeklerin önceliği var. Çünkü ailede erkek çalışırsa kadına bakar gibi bir düşünce yerleşik. Öte yandan kadınların daha fazla iş hayatına girebilmeleri için eğitimden daha iyi bir pay almaları gerek. Mevcut eğitim sistemi yeterince iyi yetişmiş eleman ihtiyacına cevap veremiyor. Bu alanda çok fazla sivil toplum faaliyeti var ancak eğitimin herkes için ulaşılabilir olması kadar kalitesi de önemli. Son gittiğim forumda Arap ve Kuzey Afrika ülkeleri “Biz problem çözen, yaratıcı ve karışık organizasyonlarda çalışabilecek eleman yetiştirmek istiyoruz” dediler. Bizim klasik eğitim sistemimiz bu üçünü vermiyor. Dönüp ACI’ya baktığımda ise çok şanslı olduğumuzu görüyorum. Çünkü 30 sene önce biz yaratıcılığımızı teşvik eden, ilgi ve beklentilerimizi keşfetmemize imkan veren, özgüvenimizi geliştiren bir ortamda yetiştirildik.

Türkiye’deki tarım ve hayvancılık politikalarıyla da yakından ilgileniyorsunuz. Tarımda gitgide olumsuz bir tabloyla karşılaşıyoruz. Örneğin Türkiye’nin ihtiyacını karşılayabilmek için et ve canlı hayvan ithal ediyoruz. Bunun nedenleri sizce nelerdir?
Tarım ve hayvancılık politikaları bir ülkenin sürdürebilirliği açısından çok önemlidir, bu alanda çok zikzak çizmemek gerekiyor. Bugün dünyanın yaşadığı ekonomik kriz hayvancılıktan kaynaklı değil ama her sektörü etkilediği gibi hayvancılık ve tarım sektörü de krizden etkilendi. Dünyada şöyle bir tablo var: Fosil yakıtlar bitecek diye mısır gibi yenilebilir ürünlerden enerji üretiliyor. Enerji üretiminde kullanılınca mısırın fiyatı artıyor, bu da hem açlık tehlikesini artırıyor hem daha çok su tüketilmesine neden oluyor hem de hayvan dengesizliği yaratıyor. Çünkü mısır hem insan gıdası hem de hayvan yemi açısından önemli bir ürün. Afrika bu yüzden daha fazla açlık tehlikesiyle karşı karşıya. Yemin pahalanması yüzünden hayvanlar kesiliyor ve hayvan dengesizliği yaşanıyor. Türkiye özelinde yaşanan hayvan hastalıkları ve yemde dışa bağımlılık gibi başka sıkıntılar da olunca et açığı ortaya çıkıyor.

Eşitlik  ama ayrıcalık değil
İş dünyasındaki kadınlar ayrıcalık değil eşitlik istemeliler. Ben pozitif ayrımcılık gibi tanımlamalara sıcak bakmıyorum çünkü iyi bir çalışandan kimse vazgeçmez. Ama kadın, çocuk ya da başka sebeplerden dolayı işini arka plana itmeye başladığında bir yerden sonra kariyer basamaklarını tırmanma konusunda otomatikman karşı tarafa isteksiz görünüyor. Daha fazla sorumluluk almak istemiyor. Oysa iş dünyası  siz yükseldikçe daha fazla talepkâr oluyor.Bu noktaya birden gelmedik ama…

1980 sonrası yüksek faiz, yüksek enflasyon ve büyüme modeliyle Türkiye’nin altyapısındaki birtakım dengesizlikler bu tabloyu oluşturdu. Bu sistemde hayvancılığın çok iyi getiri sağlaması zaten mümkün değildi. Koşulların iyileşmesi için on sene durağan enflasyona ve iyi bir büyüme oranına ihtiyaç var. Son on yıldır uygulanan ekonomik politikalar olumlu. 2001 krizinden beri çok radikal hataların yapılmadığını görüyorum. Bankacılık sistemi düzgün çalışıyor. Yurt dışına çıktığınızda Türkiye için olumlu yorumlar duyuyorsunuz. Bizim bir şansımız da dünyada yaşanan kriz sebebiyle Türkiye’nin hem yatırım hem de likidite açısından tercih edilen ülkelerden biri haline gelmesidir. GSMH’da yüzde 6-7 büyüme var.OECD ülkeleri arasında bu açıdan iyi bir noktadayız.

Yaşar Holding Yönetim Kurulu Başkanlığını yürüttüğünüz dönemde İstanbul, Türkiye ve yurtdışı pazarlarını İzmir’den yönetiyordunuz. Şirketin merkezini İzmir’de tutmak doğru bir tercih miydi?

Bizim İstanbul’da her zaman büyük bir organizasyonumuz vardı zaten. İzmir merkezdi ama İstanbul en büyük oyun alanımız olduğu için ekip ve bayi teşkilatı açısından holdingin burada büyük bir yapılanması vardı. Bugün geldiğimiz noktada ise beynin nerede olduğu hiç önemli değil. Artık öyle bir çağdayız ki cep telefonuyla her an ‘online’ olabiliyoruz. O yüzden pazarda bulunacağınız yer doğrudan tüketicinin yanı. Tüketici de sadece İstanbul’da değil, Dubai’de, Suudi Arabistan’da, Bulgaristan’da. Bugünün dünyasında insanlar büyük binaların içinde değil artık, daha yalın organizasyonlar içinde. Bill Gates’in başlattığı Microsoft devriminden sonra çok önemli bir gelişme oldu. İnsanlar evlerinde çalışabiliyorlar çünkü yapı olarak müşteri neredeyse siz oradasınız. Bürokrasi çok hafifledi, iş yapma ön plana çıktı. O yüzden İzmir’de kalmamızın bizim için dezavantaj olduğunu düşünmüyorum. Üstelik İzmir’deki trafik İstanbul kadar kaotik ve stresli değil. Coğrafi konumdan ziyade son dönemde şirketlerin hızlı davranabilmesi ve yüksek manevra kabiliyetine sahip olabilmesi önem kazandı. Şirketler organizasyon yapısını daha yalın ve kendi kendini yönetebilir hale getiriyorlar. Şirketi oluşturan birimler, kendi kendilerine problem çözebilme yeteneklerini de geliştiriyorlar. Artık yarış çok hızlandı. Rakiplerinizle yarışırken ürettiğiniz ürüne ilişkin yarış ikinci planda, asıl yarış şirketi nasıl yönettiğinizle ilgili.

İzmir Amerikan Koleji mezunu olmak size neler kattı?
Ben 1974 mezunuyum, o zamanlar kız okuluyduk. Hem eğitimin kalitesi hem de arkadaşlıklar anlamında doyurucu bir öğrencilik dönemi yaşadık. Bize çok küçük yaşta gönüllü çalışma felsefesi aşılandı. Okul ayrıca liderlik ve kişilik gelişimi açısından güçlü bir sisteme sahipti. Çocuk Yuvası Kulübü, Turizm Kulübü, Tiyatro Kulübü gibi herkesin kendi ilgi ve yeteneğine göre faal olabileceği kulüpler vardı. Sanat ve kültüre dair ilk bilgileri ACI’da edindik. İzmir Amerikan bağımsız, kararlı ve ne istediğini bilen bireyler yetiştiriyor, fark ettirmeden birtakım disiplinler kazandırıyor. Biz ACI’da kendimizi her ortamda rahatlıkla ifade edecek şekilde yetiştik. Çok baskı hissetmedik. Türkçe ve İngilizce güçlü bir tedrisatımız vardı. Bu sayede benim dönemimde hemen herkes üniversiteyi kazandı. Ben de Boğaziçi Üniversitesi’ne girdim.

Hangi kulüplerdeydiniz? O yaşlarda nelere ilgi duyuyordunuz?
Lisede Çocuk Yuvası Kulübü’nün başkanıydım. Üç-dört sene boyunca İzmir Karşıyaka Çocuk Yuvası’na hafta sonları gider çocuklarla ilgilenirdik. O yıllarda arkeoloji de ilgimi çekiyordu. Tatil dönemlerinde arkeoloji turları yapardık. Tarih öğretmenimiz Kemal Bey, eşi coğrafya öğretmeni Ümit Hanım ve birkaç yabancı öğretmenle birlikte Uludağ’dan Marmaris’e, Denizli’den Bergama’ya, Karadeniz’den Tekirdağ’a pek çok yeri gezdik.Fotoğrafçılık, tiyatro, folklor kulüplerinde de yer aldım, bir de Türk müziği korosundaydım.

ACI’daki bu zengin sosyal ortam sizi nasıl şekillendirdi?
ACI’nın öğrenciye sosyal anlamda sunduğu çeşitlilik ve yaratıcılık çok önemliydi. İnsan ilişkileri açısından da sizi geliştiren bir ortama sahipti. Kulüplerde büyük ve küçük sınıflardan öğrenciler hep birlikte bir amaç için çalışırdı. Örneğin Çocuk Yuvası Kulübü’nde yuvadaki çocukların ihtiyacını sağlayacak geliri elde etmek için kek yapar, satardık. Böyle edinimler küçük yaşta kazanılırsa içselleştirilmesi daha kolay oluyor. Nitekim öğrenciyken yer aldığım bu tip organizasyonlar ilerde iş hayatına atıldığımda bana avantaj sağladı. En azından öğrenmek için ekstra bir efor sarf etmeme gerek kalmadı.“Sınırları olmayan bir dünyada yaşıyoruz, sınırları olmayan düşünceye ihtiyacımız var. O zaman doğru  yöne gidebilirsiniz.

1978’de BÜ İdari Bilimler’den mezun olduktan epey sonra yüksek lisans gündeme geliyor. Yeniden öğrenciliğe dönüş zevkli miydi?
1980’de Yaşar Holding’te işe başladım ama yüksek lisans planlarımın arasında hep vardı, hatta yurt dışında yapmak istiyordum. O sırada evlendim, iki çocuğum oldu. Ardından 9 Eylül Üniversitesi’nde finans alanında yüksek lisans yapmaya karar verdim. Çok keyifli bir dönemdi. Bana kalırsa eğitim hiç bitmiyor. Ben kişilik olarak da öğrenmeye çok açık bir insanım. Çağ o kadar hızlı değişiyor ki global dünyayı tanımak daha önem kazanıyor.

Birikimlerinizi paylaşmaya da önem veriyorsunuz.Mümkün olduğunca konferanslara katılıyorsunuz, gençlerle beraber olmaya özen gösteriyorsunuz. Hazır şu anda fırsat da varken üniversitelerde ders vermek istemez misiniz?
Vaktim olduğu sürece çağrılan her yerde konuşma yapıyorum. Şu anda formel ders verecek konumda değilim ama her konuda paylaşıma önem veriyorum. Çünkü ben paylaşırken besleniyorum. Sizinle sohbet ederken de bir sürü şey öğreniyorum. Sınırları olmayan bir dünyada yaşıyoruz, sınırları olmayan düşünceye ihtiyacımız var. O zaman doğru yöne gidebilirsiniz. Bir de zamanı iyi kullanmak gerek. Çünkü insanın en verimli olacağı zaman sınırlı, o dönemde de mümkün olduğunca fikirleri icraata geçirmek gerek. Hayattaki en keyifli şey düşünceleri, hayalleri gerçekleştirebilmektir. Bunun için bazen tavizler vermeniz, esneklik kazanmanız, empati yapmanız gerekebilir. Karşınızdakini nasıl ikna edebileceğinizi bilmelisiniz. Gençlerin bu tarz disiplinleri geliştirmeleri gerek. Ödün vermemeyi bir şey sandığımız dönemler geride kaldı. Şimdi gitmek istediğiniz noktaya nasıl giderim onun peşine düşmek lazım.

Global Compact’ı imzaladık
Yaşar Holding Global Compact’a imza atan kurumlardan biri. Bu sözleşme dünyanın geleceğini sanayiciler olarak koruyacağız anlamına geliyor. Korumamız gereken en önemli şey su ve görünen o ki yakıttan önce su bitecek. Türkiye çok şanslı aslında suyu var ama altyapı ve yanlış sulama alışkanlıkları yüzünden bu şansını yavaş yavaş yitiriyor. İçme suyumuzun yüzde 50’si daha borulardayken kaybolup gidiyor. Pek çok ülke deniz suyunu arıtarak kullanıyor. Liderlerin bence en önemli görevi beş-on sene değil, 50 sene sonrasını hayal edebilmeleri. Bizden sonraki nesillere bırakacağımız servet önemli. Bunun için de altyapı, üstyapı, hukuk, yönetmelik, eğitim her açıdan gerekli önlemleri almamız gerek. İş yapmak, para kazanmak, istihdam yaratmak bunların hepsi bizim görevlerimiz ama bir taraftan da gelecekte dünyanın planlamasını da yapmalıyız.